
ÇALIŞMALARIMA DESTEKLERİNİZ İÇİN:
https://atomic-temporary-65283257.wpcomstaging.com/iletisim/
KİTAP SİPARİŞİ İÇİN:
https://www.sahibinden.com/kitap-dergi-film?viewType=Gallery&query_text_mf=Murat+Yata%C4%9Fanbaba+Bar%C4%B1%C5%9F+Man%C3%A7o&query_text=Murat+Yata%C4%9Fanbaba+Bar%C4%B1%C5%9F+Man%C3%A7o
TANER ÖNGÜR: İSTANBUL YERİNE “KENDİ
ŞEHRİNİZ”DE KÜÇÜK FESTİVALLER YAPIN!
Şunu demek istiyorum: Ben 40’ımdan sonra Denizli’den kalkıp da İstanbul’a gelmek zorunda kalmamalıydım. Geldim, çünkü “işimin merkezi” burasıydı. Kültür-sanattan tutun da dinden-siyasete kadar. Geldim ve bu 10 yılda Denizli’de 30 yılda yapamayacağım işlerimi yaptım. Tarihe geçen ve üniversitelerde “tez kaynağı” olan eserlerime imza attım. Bu imkân/şartlar Denizli’de olsaydı, İstanbul’da “boşuna kira” vermezdim, çünkü kiralar o hale geldi ki, bazen kazandığımız bile kiraya yetmez oldu. Zaten de bu kira sorunum ve sorunu çözülmezse, Denizli’ye dönmek zorunda kalırım. Umarım çözülür.
Bu konuyu ilk dile getirenlerden biri, Moğollar’dan Taner Öngür olmuştu:
“Barış’a Rock” gibi büyük festivaller yapmanız gerekmez, kendi şehirlerinizde “küçük festivaller” yapmalısınız. (Hurşit Türkay ve Yatağanbaba’nın Taner Öngür ile sohbetinden | 29 Ekim Bayramı Konseri – İzmir-2006)
Bunun anlamı tıpkı –bir önceki yazımda anlattığım- ekonomi gibi “kültür-sanatın da İstanbul’a sıkıştırılmaması” gerektiğiydi.
Bu konuda verdiğimiz mücadele “tarihin önünde” duruyor. Gayretimiz Denizli’de o dönemler “Denizli’den Dünya’ya Kültür Armağanı” başlığıyla haber bile oluyordu. O kadar ki, “Siyasetçi Yatağanbaba” kimliğimle davet ettiklerinde bile, HYP Denizli İl Başkanı kimliğimle orda olduğum halde programa/soruları cevaplamaya başlamadan önce MUTLAKA bir “şiir” okuyordum! Hatta Denizli’nin ünlü televizyoncusu Kaan Yakuphan “siyasetçinin şiir okuması ayrı bir güzel ve anlamlı oluyor, Denizli sizi zaten ‘kültüre olan katkılarınızdan’ tanıyor” demişti.
Denizli’deki yerel televizyonlardan sonra, Antalya’daki yerel televizyonda Alper Kuş davet ettiğinde de, İstanbul’da ulusal kanallara davet edildiğimde de bunu sürdürdüm ve programlara “bir dörtlük de olsa” şiir okuyarak/sanatla başladım. Mustafa Tahir hoca “programımıza çok güzel katkılar yaptın” diyerek memnuniyetini dile getiriyordu. Yani ben bu işi “sadece İstanbul’da” yapmadım, -Taner Öngür’ün ifadesiyle- “nerde bulunuyorsam orda” ama mutlaka/fırsat buldukça yaptım.
Ben Denizli’den ayrıldıktan sonra, Hurşit ise o misyonunda –tek başına kalsa da- adeta “destan” yazdı. Denizli’de kültüre olan katkıları ve verdiği bu mücadelesi için hepimiz kendisine teşekkür borçluyuz.
.
CEM KARACA: SAHİBİ GELDİ!
Neden bilmem, Türkiye’de bu yanlışa ve yaraya dikkat çeken çok az sanatçı oldu.
En bilineni “hadi gel köyümüze geri dönelim, Fadime’nin düğününde halay çekelim” şarkısıyla Ferdi Tayfur’du… Şarkısının gündemde olduğu dönemde insanlarla sohbet ederken kendisine “İstanbul’dan hiç memnun değilim, zorluğundan-pahalılığından bıktım” diyen ve 20 yıldır İstanbul’da yaşayan/yaşamak zorunda kalan kadına “20 yılda İstanbul’un nerelerini gezip-gördün” diye sordu, kadın “hiçbir yerini göremedim, ömrüm bu mahallede geçti” dedi. Ferdi Tayfur da “yani ha köyündesin ha burada, fark yok, köyünde olsan daha mutlu olurdun” dedi, kadın da hak verdi.
Cem Karaca ise konuyu 2 şarkısında “sosyoloji” bağlamında ele aldı.
Birinde “şehirler güler ama kurt gibi kapar seni, hayat güzeldir ama sermaye yapar seni” diyerek “fuhuş bataklığına” düşen ve/veya “asgari ücretle” çalıştırılarak sömürülen sisteme dikkat çekti. (“Nöbetçinin Türküsü” Şarkısı)
Diğerinde de gelenlere “kıro, keko, hırbo, zonta, maganda” diyen İstanbullular’ı “duvara astığın çorapların, altına aldığın kilimlerin ‘sahibi’ geldi” diyerek eleştirdi. (“Sahibi Geldi” Şarkısı)
Yani; sen “üretenlerin” emekleri üzerinden büyük şehirde rahat-güzel yaşa ama onlar gelmesinler!!! İyi de bulundukları yerde de marabalar olarak emeklerini “Toprak Ağaları” sömürüyor, onlar da “biraz daha fazla” kazanabilmek umuduyla başta İstanbul olmak üzere büyük şehirlere doluşuyorlar. Doluşmalarını istemiyorsan, o zaman onları ordaki Toprak Ağaları’nca sömürülmesine göz yummayacaksın!
İnsanların “ekmek kaygısı ve kavgası” yüzünden yerinden-yurdundan göçmek zorunda kalması çok acı… “Ağa’nın sömürmesi”nden kaçarken “büyük şehrin stresi”nde boğulmak ve pişman olmakla geçiyor ömürleri.

