
KUR’AN-I KERİM’DE “NEPOTİZM” KONUSU!
(Hz. Şu’ayb’ın Şaşkınlığı ve Mahsuni Şerif’in Sorusu!)
NEPOTİZM: Kayırmacılığın özel bir türü olan nepotizm, Türkçede zaman zaman kayırmacılık ile eş anlamlı olarak kullanılsa da kayırmacı davranışların uygulanma sebebi bakımından daha dar anlamlıdır. Kayırmacılık bütün birey ve gruplara yapılan ayrıcalıklar için kullanılan genel bir tabir iken, nepotizm “sadece akrabalara yapılan” bir kayırmacılık türüdür. Akraba kayırmacılığı anlamına gelen nepotizmde örgütlere yapılan istihdamlarda, terfilerde ve ödüllendirmelerde aile üyelerinin ve akrabalarının eşitlik fazla ayrıcalıklı muamele görmesi söz konusudur.
Geçmişi Rönesans dönemine kadar uzanan nepotizm, çağımızda da iş hayatında varlığını devam ettiren ve “liyakat sistemine meydan okuyan bir yozlaşma” biçimidir. Daha çok az gelişmiş ülkelerde görülen bu davranışlar; demokrasinin gelişmesini ve ekonomik kalkınmayı yavaşlatan uygulamalardır. Nepotizmin engellenmesi için yöneticilerin “evrensel yönetim ilkelerine, yasalara ve liyakat esaslarına” sıkı sıkıya bağlı olması ve vatandaşların “daha duyarlı” olması gerekmektedir. (Yrd. Doç. Dr. Mehmet Murat Tunçbilek / “İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi” Dergisi / “100. Yıl” Üniversitesi / 2017)
.
KUR’AN-I KERİM’DE NEPOTİZM ve
DEHŞETE DÜŞÜREN “GEREKÇE”Sİ!
Kur’an-ı Kerim Şu’ayb Peygamberimiz’in hatıralarından bahsederken, kavmiyle “beyin yakan” ve de günümüzde “zirve yapan” bir diyalogu aktarıyor! Okuyunca size de çok tanıdık gelecek:
“Rabbinizden af dileyip O’na yönelin. Rabbim Rahîm’dir, rahmeti sınırsızdır; Vedûd’dur, çok sevgilidir.” Dediler ki: “Ey Şuayb! Söylediklerinin birçoğunu anlamıyoruz. Ve biz seni aramızda zayıf bir adam olarak görüyoruz. Hani, kabilen olmasa, kafanı taşla ezivereceğiz. Senin bize karşı hiçbir üstünlüğün yok.” Dedi: “Ey toplumum! Sizce kabilem Allah’tan daha mı güçlü ve onurlu! Allah’ı arkanıza atıp dışlanmış hale getirdiniz. Rabbim, yapıp ettiklerinizi çepeçevre kuşatmıştır.” (Hûd Suresi / 90-92. Ayetleri)
Şu’ayb Peygamber’in şaşkınlığı ve sorusu “dehşet”tir! Çünkü bu “öyle dehşet verici” bir olay ki, bu psikoloji toplumları çürüttü… Doğru ve güzeli değil “yalan ve çirkinliği” hayatımıza soktu… İt oğlu it her itliği yapıyor, sonra sırtını “partisi”ne dayıyor, kimse dokunamıyor! Kanıbozuk her kansızlığı yapıyor, sonra sırtını “cemaati”ne dayıyor, kimse dokunamıyor!…
Nüfuslu bir ailenin çocuğu oluyor, torpille “kendisinden daha yüksek not” almış başkasının yerine o koltuğa oturuyor, çünkü diğeri yüksek not almış olsa da “arkası” güçlü değil!… Sonuç da belli: Haklı olan değil güçlü olan kazanıyor.
.
TÜRK NEPOTİSTLER’İN BAŞ-PUTU:
ANKARA’DAKİ “DAYI”LARI!
Mahsun-i Şerif Türk Toplumu’ndaki bu “çürümüşlüğü” türküsünde işliyor ve yeni doğan bir çocuğa şu soruyu soruyor: “Angara’da ‘dayın’ yoktur, ‘niye doğdun’ Mamudo gurban!…”
“Ankara” dediği tabi ki TBMM, “dayı” dediği de ordaki milletvekili-bakan-müsteşar yani “torpil yaptırabileceği bir yakını”… “Tanıdığın” yoksa, ağzıyla kuş da tutsa, istediği kadar gaza da bassa, sonuç olduğu yerde patinaj…
Değil benim “5. Sınıf çakmam” olmak, otursa sevgilisine mektup yazamayacak kadar “boş-beleş” tiplerin ülkenin “en büyük gazeteleri”nde köşe sahibi olması da bunun kanıtı… Bu “paçoz yığınlar”ın bir “kanser uru” gibi sardığı bir ülkede, benim arkamı partiye-cemaate dayamadan 16 kitabımın yayınlanabilmiş olması ve hayatımı yazarak devam ettirebilmemin sırrı; arkamı partiye-cemaate değil, okuyuculara dayamış olmam.
.
KUR’AN-I KERİM’E GÖRE “NEPOTİZM PSİKOLOJİSİ”NDE;
“ALLAH KORKUSU” DEĞİL, “KABİLE KORKUSU” BÜYÜK!
Ahbap-çavuş ilişkisi, dirsek teması, particilik ve cemaatçilik ayağı derken “yenen” bu haklar; “ahirete inanmamak”tan… Veya Allah’ı “küçük görmek”ten… Bu psikoloji yaşana yaşana kanıksanıyor ve sıradanlaşıyor ve o hale geliyor ki, ahirette -ayette de belirtildiği gibi- “Allah olsa ne olacak, bizim ‘arkamız’ o kadar sağlam ki, Allah bize bu kavmimiz, partimiz, cemaatimiz varken bir şey yapmaz” bilinçaltı oluşuyor!…
Şu’ayb Peygamber de bu “dehşet ötesi” psikolojiye ve pişkinliğe “siz ne dediğinizin farkında mısınız, demek arkamda kabilem olmasa ve tek başıma olsam beni öldüreceksiniz, yani sizi durduran Allah korkusu değil Kabile Korkusu. iyi de benim kabilem Allah’tan daha mı değerli ve güçlü” diye “şaşkınlıktan şaşkınlıkla” geçiyor!
Bu “torpilciliğin” sürekli “Dini-Kitabı-Allah”ı kimselere bırakmayan Dinci Uyuzlar’da görülmesi de ayrı bir ironi!… İşe alımlarda sınavda aldığı notla değil, mülakatta namaz kılıp-kılmadığına göre karar verdikleri herkesin malumu… Çünkü bunlar ne Şu’ayib’i bilirler ne şerefi… Bunların dini “Şu’ayib Dini” değil “Şerefsizlik Dini”dir, “Torpil Dini” de diyebilirsiniz. Götünü cemaatine dayamıştır, geberdiğinde Şeyh’i ona şefaat edecek ve cennete gidecektir. Oysa ki Kur’an “boşuna sırtınızı dayadıklarınıza güvenmeyin, çünkü şefaati ancak Allah’ın izin verdikleri yapabilir, sizin ‘bu bize şefaat edecek / torpil geçecek dedikleriniz DEĞİL” diyor. (Sebe Suresi / 23. Ayeti) Asıl bomba sonra geliyor, çünkü “Şefaat sadece Allah’tandır” diyerek de “kimsenin kimseye şefaat / torpil geçemeyeceğini” söyleyip kestirip-atıyor! (Zümer Suresi / 44. Ayeti)
Uyduruk “Kabilecilik / Particilik / Cemaatcilik / Şefaat Dini” bir yanda, “bunların hiçbir işe yaramayacağını” söyleyen “Şu’ayb Dini” bir yanda… Bizim tercihimiz “Şu’ayb Şefaati”nden yana!…, “Şu’ayb Şefaati ve Dini” nedir peki? Okuyalım:
.
KUR’AN: “PEYGAMBERLİK” BİLE
“PEYGAMBER’E ŞEFAAT” EDEMEZ!
Size yasakladığım şeylerde, size söylediğimin aksine davranmak istemiyorum. Gücüm ölçüsünde barış ve iyilikten başka bir şey de istemiyorum. Başarım ancak Allah’ın desteğiyledir. Yalnız O’na güvendim ben, yalnız O’na yöneliyorum. (Hûd Suresi / 88. Ayeti)
Bu meâlin tefsiri şu: Şu’ayb sadece toplumunu düzeltmek amacıyla çalıştığını, söylediği sözleri kendisinin de bizzat uyguladığını, kendisinin verdiği öğütlerin dışına çıkmadığını, sözü-özü bir insan olduğunu, böylece de yalnız Allah’a dayanıp başarıyı O’ndan beklediğini söylüyor. (Prof. Dr. Süleyman Ateş / “Kur’an-ı Kerim Tefsiri” Kitabı / 3. Cilt / Sayfa: 1298 / “Milliyet” Yayınları – 1995)
O halde; toplumları çürüten Nepotistler ( ) şunu bilecekler:
1- Şefaat; -Şu’ayb peygamber gibi- “söylediği güzel ve doğru şeyleri kişinin ‘kendisinin’ de uygulayıp, Allah’ın huzuruna bu güzellikleri ve doğruluklarıyla çıkması”dır, kendi çalışıp-çabaladıkları yerine birilerinin torpiliyle değil. Bunun anlamı; şefaat “kişinin kendi yapıp-ettiği güzellikler ve doğruluklar”dır!
2- Bir kişi güzellikler ve doğruluklar sergiliyorsa, o “Kabilesi”ne değil “Allah”a güveniyordur. Veya Allah’a güvendiği için güzellik ve doğruluk üzeredir, Kabilesi’ne güvenenler gibi zayıfların hakkını yemiyordur.
3- Şu’ayb bile, bir “peygamber” olduğu halde, Kabilesi’ne güvenenler ve bu özgüvenle yanlış işler yapanlar gibi “peygamberliği”ne değil, peygamber sıfatıyla tebliğ ettiği doğru ve güzel şeyleri kul sıfatıyla “bizzat kendisi de uygulayarak” Allah’ın rızasını kazanmaya çalışmakta, yani akrabacılık yapanlar gibi peygambercilik yapmamaktadır! O halde “peygamberlik” bile kişiyi kurtaramıyor ve ancak Allah’ın murad ettiği şekilde yaşamak kurtarıyorsa, “akrabacılık-cemaatcilik” nasıl kurtaracak?!
.
“ASRI-SAADET” FALAN DEĞİL, “FİTNE-FESAT” ASRI!
Şimdi Türk Toplumu’nda maalesef ciddi oranda “düz beyinli” olduğu için, şimdi kalkar ve akrablığı ve akrabaları sevmeyi “kötü bir şey” sanabilirler… Konu “sevmek” değil “kayırmak”tır… Yoksa peygamber bile “akrabalarının sevilmesini” istiyordu: “Ben, buna karşılık sizden, yakın akrabamı/Ehlibeytimi sevmeniz dışında bir ücret istemiyorum.” (“Şûrâ Suresi / 23. Ayeti)
Fakat “akrabalarının sevilmesini istemek” başka bir şeydir, “akrabalarını kayırmak” veya onları “üstün görmek” başka bir şeydir… PEYGAMBER AİLESİ BİLE OLSA “üstün” değillerdir. Neticede peygamberimizin ailesi-akrabaları da “nepotizm’de boğulmuş”tur! Eşi Hz. Aişe ile damadı Hz. Ali’nin birbiriyle savaşmasından tutun da, Süfyanoğulları Haşimoğulları, Emevisi Abbasi’sine kadar “akıtılan kanlar”ın ardında “nepotizim / akraba-kabile üstünlüğü kavgası”ndan başka bir şey yoktur!
Üstünlük; Hz. Şu’ayb olayında olduğu gibi “peygamber kabilesi” olup-olmamakta değil, Allah’ın istediği gibi doğru ve güzel yaşamaktadır. Ben Kur’an’ı dinler ve peygamberimizin yakın akrabasını elbette severim ama onları “üstün” falan tutmam, çünkü “çok büyük günâhlar” işlemişlerdir, HİÇBİRİMİZİN YAPMAYACAĞI “çok büyük hatalar” yapmışlardır.
O döneme “asrısaadet” yani “saadet asrı” diyorlar ama bunun aslı-astarı yok, o dönem maalesef “fitne-fasat asrı”dır. Dolayısıyla da “örnek alınacak ve tutunacak” bir tarafı da YOKTUR! Örnek değil, belki bu “nepotizm narsistliği”ne tekrar düşmemek için “ibret” almaya yarayabilir! Çünkü yapıp-ettikleri / olaylar ve yaşananlar “ibretlik”tir, asla “örneklik” değildir!
.
“PAPA NEPOT”LUĞU VAR,
“NEBİ NEPOT”LUĞU YOK!
Nepotizm’deki, nepot “yeğen” demektir. Rönesans öncesi Katolik Papalar’ın yeğenlerini kilise içinde “Kardinallık” gibi önemli pozisyonlara getirmesine dayanmaktadır. Her ne kadar Ortaçağ’da dinci uyuz “şefaatçı papalar”ın kiliseye “yeğenleri”ni torpille aldırmasıyla Batı toplumunun, insanlığın ve bilim’in gündemine girmiş olsa da, aslında Şu’ayb peygamberin “ben akrabalarıma değil Allah’a güveniyorum” dediği gün insanlık bünyesinden ve tarihten defedilmeliydi. Papalar akrabacılık yapıp “Papa Nepot”luğu yapmıştır ama peygamberler “Nebi Nepot”luğu yapmamıştır!
İnsanlık bünyesinden ve tarihten defedilmedi, aksine bir kanser uru gibi içimize sinsice sindi ve büyüyüp bütün vücudu kapladı / toplumları sarıp-çürüttü… Korona virüsü ve bundan sonra çıkacak diğerleri bağışıklık sistemi zayıf bir-kaç bin insanı öldürür, nepot virüsü ise öldürmez ama “kıyamete kadar” bütün insanlığı sürüm sürüm süründürür! Virüslerin çaresi nasıl ki “güçlü bağışıklık sistemi”yse, nepotizm’in çaresi de Şu’ayb Şırıngası ve Aşısı’dır! “Arkasını dayadıkları”nı “Allah’tan daha büyük” sanan, yani bu aşıdan NASİPSİZ NEPOTİST “kudurmuşlar”a duyurulur!

